YENİ BİR KUR FIRTINASI MI?

Adı konulmamış bir ekonomik kriz sürecinin henüz başındayız. Enflasyon son yirmi yılın en yüksek düzeyine çıkıyor ve yükselme eğiliminin de gelecek aylarda devam edeceği görülüyor. Döviz rezervlerimiz, TCMB’nın yanlış müdahaleleri ile eriyerek, piyasaya yeni müdahale yapılamayacak kadar alt düzeylere inmiş durumda. Alt gelir grupları ekmeği 1 TL daha ucuza alsın diye sabahın çok erken saatlerinde kuyruklar oluşturuyor; orta gelirli aileler hızlıca alt gelir grubuna doğru kayıyor, üst orta gelirli aileler de yaşadığı gelir kayıplarıyla orta gelirli ailelere doğru hızlıca yol alıyor. Buna karşın tepedeki bir avuç ultra zenginler krizin bu aşamasında servetlerine servet katıyorlar.  

Dünyada Covid-19 salgını ile bu salgının ortaya çıkardığı temel ekonomik sorunlar var olmasına karşın, bu sorunlar gittikçe derinleşen ekonomik krize dönüşmüyor. Buna karşın Türkiye’de bir ekonomik kriz yaşanmasını neyle açıklayabiliriz diye sorduğumuzda; çok yalın bir gerçekle yüzleşiyoruz. Bu da Türkiye’nin kendi kendine çıkardığı ve sürdürdüğü ekonomik krizle karşı karşıyayız.

Türkiye’nin siyasi anlamda yönetim biçimindeki değişiklik süreci ile ekonomi yönetiminin giderek siyasi otoriteye daha bağımlı hale gelmesi bugünkü yaşadığımız krizin temel nedenlerinden biridir. Küresel Neo Liberal ekonomik düzende bağımsız ekonomik kurumların varlığı çok önemlidir. Bu kurumların bağımsızlığı zedelendiğinde, ülkenin risk priminde yükselme ve ardından da ülkeye sermaye girişinde azalma ve tıkanıklar oluşmaktadır. Bu bağlamda özellikle TCMB başkanlarının ve “Para Kurulu” üyelerinin son dönemlerde “mevsimlik işçi” statüsüne neredeyse dönüştürülmesi etkili olmuştur. Siyasetle iç içe geçmiş kurumlar ekonomik gerekçeler ile alınacak kararlar yerine siyasetin öncelediği kararların alınması makro ekonomik dengelerde kötüleşme eğilimlerinin ortaya çıkmasında belirleyici oldu. Nitekim son yıllarda, kamu maliyesine ek yükler getirecek ve geleceğimizi de bağlayan hasta, yolcu, araç geçiş garantili yatırımların hızlanmasının yanında kamu bankaları üzerinde baskı oluşturularak faiz oranlarının düşük tutulması, KGF (Kredi Garanti Fonu) destekli krediler devreye sokuldu. Bu harcamaların finansmanı ağırlıklı olarak dış kaynaklardan finanse edildiğinden hem enflasyon üzerinde hem de döviz kuru üzerinde baskı yarattı. Enflasyon oranı 2017'de çift haneli rakamlara ulaştı ve o zamandan beri de giderek yükseldi; döviz kurunda önemli sıçramalar meydana geldi. Makro ekonomik dengelerde ortaya çıkan bu bozulma sürecine bir de Covid-19 salgını eklenince Türkiye’nin ekonomik çıkmaz süreci daha da hızlandı. Son derece agresif teşvik önlemleri ekonomik büyümenin devam etmesini sağlasa da, makro ekonomik durum sürdürülemez hale geldi. Bu süreçte döviz kurunu baskılama adına 128 Milyar dolar olduğu ifade edilen rezerv kaybı ortaya çıktı. Enflasyon tarihsel rekorlar kırdı. Gelecek aylarda da bu tarihsel rekorların devam etmesi de kaçınılmaz.

Böyle bir tablonun oluşumunda bağımsız kurumların bağımsızlığını yitirmesiyle, iktisat teorisinde yeri olmayan “enflasyonun nedeni yüksek faizdir” yaklaşımının Türkiye’de temel politika haline dönüştürülmesidir. Bir yandan enflasyon çılgınca artarken, diğer yandan başta ABD olmak üzere artan enflasyona karşı para sıkılaştırması nedeniyle faiz artırımlarını gündemine aldığı bir ortamda Merkez Bankası Politika Faizini indirmek “çılgın bir iktisat politikasına” dönüşmektedir. Çılgınlık riskleri barındırmaktadır ve bu riskler Türkiye ekonomisi üzerinde önemli kırılganlıklar oluşturmaktadır. Nitekim Kasım ayının başlarından itibaren başlayıp, 20 Aralık gecesine kadar süren döviz kurunda görülmemiş aşırı yükselme ve aşırı oynaklık kırılgan ekonomik yapının sonucudur. Faiz oranlarının indirileceğine inanan halk dövize hücum etti. Bu hücum karşısında, hükümet çevreleri önceleri model değiştirdik, “Çin Modeli”ne geçtik yaklaşımıyla kura müdahale edilmeyeceği izlenimi yarattı, ancak 20 Aralık gecesi 1970’lerde Türkiye’nin aşina olduğu DÇM Modeline benzer yeni bir modele; “Kur Korumalı Mevduat Modeli” uygulamaya geçildi ve TCMB rezervleri yoğun biçimde kullanılarak dövize müdahale edildi. Doların değeri 18.40 düzeyinden 10.50 düzeyine kadar geriledi. Halkın panikleyerek döviz hesaplarının bozulması ve gelecekte de dövize hücum etmeyi engelleme hedeflenmiş olsa da, kamu maliyesi üzerine bindireceği yük, yüksek enflasyon beklentisinin kalıcılaşması gibi riskler istenilen sonucun oluşmasını engellemiş görünüyor. Kur korumalı mevduattan istenilen sonuç alınamadığını gören yetkililer şimdi de Altın hesaplarının korumalı mevduata dönüştürme işine girişti. Bu ve benzeri çok acelece önü arkası düşünülmemiş gündelik ekonomi kararları belirsizliği ve güvensizliği artırır.

Bu güvensiz ve belirsiz ortamın sürmesi yanında Türkiye’yi ekonomik açıdan bekleyen dünya kaynaklı riskler mevcuttur ve bu riskler gittikçe artmaktadır. Özellikle ABD’nin beklenenden önce faiz artırımını yapacağı beklentisinin gerçeğe dönüşmesi, dünyada yükselen enflasyon ve Covid -19 Omicron varyantının yaygınlaşması karşısında dünyanın yeniden kapanmaya yakın önlemleri giderek sıklaştırması Türkiye’de enflasyon ve kur üzerinde önemli bir baskı oluşturacaktır. Diğer yandan dünyanın belirsizliklere karşı her zaman güvenli liman olarak tanımladığı Altın’ın Ons fiyatında önemli sıçramaların oluşabileceği öngörüsü güçlendiği bir ortamda, Türkiye’de altın hesaplarının korumalı mevduata dönüştürme girişimi spekülatif söylemlere neden olabilecektir.

Türkiye ekonomisi, kıyıda köşede üç beş kuruş biriktirmiş ve bu birikimini de enflasyondan koruma derdinde olan yurttaşların birikimlerini zengine aktarma mekanizmalarına hizmet eden bu politika arayışları ile düzlüğe çıkamaz. Bu tür politikalar yerine, hükümet, para politikasını sıkılaştırarak yani politika faiz artırımı gibi politikaları etkin kullanarak, karşılıksız para basma işinden vazgeçerek, KGF’yi kendi yandaşlarına kullandırmaktan vaz geçerek ve mali açığı azaltma gibi küresel dünya ile bütünleşmiş politikalara dönerek durumu düzeltebilir. Mevcut durumda ısrarcı olunması kırılganlıkları artıracaktır. Nitekim Ocak ayında enflasyonun çok yüksek çıkacağı görülmektedir. Buna karşın, Para Kurulunun politika faizinde indirime gitmesi yanında, FED’in faiz artırımını ilan etmesi ve Omicron varyantının yaygınlaşması ekonomideki kırılgan yapıyı daha kırılgan yapacak ve Aralık ayındaki yaşadığımız kur fırtınasına yeniden tanık olmamız kaçınılmaz hale gelecektir.