UCUZLATILMIŞ ÜLKE POLİTİKASI İŞLER Mİ?

Türkiye’yi yönetenlerin uyguladıkları ekonomi politikası; ekonomide gelişi güzel spontane oynadıkları oyun mu; ya da ekonomide teorik bir çerçevesi var mı? Bu temel soru çok tartışılır hale geldi. Türkiye’de son aylarda yaşanan ekonomik gelişmeleri analiz ettiğimizde, bütüncül bir makro ekonomik model eksenli politikaların oluşturulmadığını ve bir teorik çerçeveye oturmadığını baştan söylemek gerekir. Son aylarda izlenen politikalarla, Düşük Faiz- Yükselen Döviz Kuru- Enflasyon Artışı sarmalına giren bir ekonomiyle karşı karşıyayız. Bu sarmala giren ekonomiyi seçim sürecine giren bir iktidar sürdürebilir mi? Uyguladıkları politikalarda başka amaçlar var mı?; orta vadede bu politikaların ekonomiye katkısı mı olacak, zararı mı olacak ? soruları da herkes sormakta ve yanıt aramaktadır.

Bugünlerde uygulanan ekonomi politikaları özünde bugünden daha da yüksek bir döviz kuru dengesini oluşturarak ucuzlayan ülke yaratmaktır. Böylece ucuzlayan ülkenin yabancılar nezdinde pazarlanması kolaylaşacaktır. Bu yolla, orta vadede ucuzlayan ülkenin; emtiasını, şirketlerini, arazilerini, konutlarını, plazalarını, köprülerini, yollarını yabancılara satmak; emeği de yabancı para cinsinden ucuzlatarak ucuz iş gücünü önceleyen küresel tedarik zincirlerinin fabrikasyon (montaj) aşamasının Türkiye’ye kaydırılmasını sağlamak temel hedeftir. Bu tür girişimler sonucu ülkeye döviz girişi olacak ve böylece döviz kuru istikrarı oluşacaktır. Faizlerin düşürülmesi ile de iç dengede yatırımların artacağı, tüketicilerin daha düşük faizlerle ev, araba, tatil, mobilya, elektronik araçlar vb. harcamalar gerçekleştirerek ekonomiyi canlı tutacak hem harcama hem de yatırım yönlü bir ekonomide daha yüksek büyüme hedeflerine ulaşılacağı hedeflenmektedir. Bu nedenle, kısa vadede döviz kurunun yükselmesi ve enflasyonun artmasını önlemeye yönelmek yerine; enflasyonu kendi haline bırakarak döviz kurunun yükselmesini de teşvik ederek seçime gidecekleri orta vadedeki istikrara kavuşmuş yüksek kur, düşük faiz politikasını uygulamaya çalışmaktadırlar. Bu politikalar ile orta vadede ortaya çıkacak tabloda; yüksek büyüme, yüksek düzeye çekilmiş istikrarlı döviz kuru, düşme eğilimi patikasına girmiş bir enflasyon beklentisi vardır. Böylece, “bozulan ekonomiyi de gene biz düzeltiriz” algısının topluma enjekte edeceklerdir.

Bu bakış açısının bir ekonomik modellemesi olamaz. Bunun da ötesinde hedeflenen orta vadede işlerin düzeleceği beklentisi de bir yanılsamadır. Öncelikli olarak ülkenin ucuzlatılmasına dayalı bir iktisat politikası oluşturulması; geleceği değil günü kurtarma derdine düşmüş müflis iş insanları gibi davranmak anlamına gelir. Yaklaşık 100 yıllık Cumhuriyet’in oluşturduğu ulusal sermaye birikiminin yabancılara peşkeş çekilmesini ortaya çıkarır. Ulusal burjuvazinin yok olduğu, tamamen küresel sermayenin pazarlayıcısı konumuna geliriz. Bu temel sonucun dışında, böylesi bir politika bileşimi, küresel kapitalizmin oluşturduğu yapıya uyumlu değildir; küresel kapitalizm bu tür politikaları uygulayan ülkeyi piyasa dışı bırakır. Çünkü, rezerv paraya sahip olmayan bir ekonomide, yüksek enflasyon sürecine girdiğinizde faiz düşürmek değil, faizleri artırmak zorunluluğu vardır. Bu tür ülkelere yabancı para akışının temel nedeni yüksek getiri ve düşük risk primine sahip olmaktır. Bunları sağlamayan ülkelerden sermaye yani döviz aniden kaçar; üretip ihraç edeceğiniz ürünlerinin ara girdilerini, makine teçhizatlarını alabilecek döviziniz olmaz. Yeterli birikmiş rezervler olmadığından borçlanma arayışına girildiğinde ise kısa vadede düşürülen faizlerden çok daha fazla faizlerle borçlanma talebi bile, Londra Borsasında karşılık bulamayabilir.

Teorik olarak enflasyon yükseldiğinde ya da enflasyon beklentilerinde artış olduğunda bu beklentilere bağlı olarak Türk Lirasının gelecekteki beklenen getirisi artmadığında doğal olarak döviz kuru TL karşısında değerlenecektir. Bu çok basit “ Faiz Paritesi Koşulu”nun temel kuralıdır. Bu kuralın gereğini yapmak yerine, aksini yaparak yani faizi düşürerek, döviz kurunun olması gerekenden de daha fazla düşmesi ile ülke varlıklarını ucuzlatarak döviz girişi beklentisine girmek, aşırı küreselleşmiş finans piyasalarının finans- finans değişim olgusunu hiç bilmemek anlamına gelir. Öncelikli olarak, uluslararası iktisat kitaplarında da yazıldığı gibi günümüz dünyasında “Risk Primi “olgusu vardır. Nitekim döviz piyasasındaki denge, yabancı tahvillerin beklenen ulusal para birimi getirisi artı bir risk priminden oluşan yurtiçi faiz oranına eşittir. Risk priminin yüksek olduğu ülkede, ülkenin tüm varlıklarının ucuzlatıp, üretimin emek faktörünü de çok ucuz hale getirseniz bile, yabancılar için cazip hale gelemezsiniz. Bunun da ötesinde faizi artırmak yerine ucuzlattığınızda da ucuzlayan krediler ve buna bağlı oluşacağı umulan yatırım ve tüketim artışları değil, tıpkı Türkiye’deki Tansu Çiller Başbakanlığı dönemindeki 94 Krizi’nde olduğu gibi, başka finans araçlarına yönelim olur.

Tüm bunlar düşünüldüğünde, ucuzlayan ülke yaratarak ülkeye sermaye girişlerini sağlama hayali, gerçekçi bir hayal olmaktan çok uzak. Bunun yerine gerçekçi iktisat politikalarına dönmek gerekir. Dünya’da yükselen enflasyon karşısında yükselen faiz olgusu kaçınılmaz hale gelirken, Türkiye’de aksine yönelimin maliyeti gittikçe artmakta, tüm topluma çıkacak faturayı kabartmaktadır. Bu nedenle bugünkü iktidarın bu politikaları orta vadeye taşıması da zorlaşacaktır. Küresel kapitalizm dünyasının kurallarının geçerli olduğu dünyada, rezerv paraya sahip olmayan ülkelerin uluslararası sermayeyi kendi ülkelerine çekmesinin kuralı da bellidir: Yüksek getiri ve düşük risk primi. Bundan farklı yolları denemek ülkenin bugününü de karartırken, geleceğini de yok etmektir.